ASR-I SAADET ve DÖRT HALİFE
DÖNEMİNE ŞAHİT OLMAK MÜMKÜN
ASR-I SAADET ve DÖRT HALİFE DÖNEMİNE ŞAHİT OLMAK MÜMKÜN Dinin iki asli harcı olan KİTAP ve SÜNNET, aralarındaki irili ufaklı farklılıklarına rağmen İslami mezheplerin üzerinde ittifak ettikleri iki temel unsurdur. Kur’ân’ın dini şekillendirmede sahip olduğu işlevi, yadsınmaz bir hakikat olarak göze çarpmaktadır. Dine detaylı şeklini veren ise ilahi vahyi taşıyan ve onu Allah’ın kullarına aktaran Peygamber’in SÜNNET’idir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) söz ve davranışlarıyla takrirlerinden oluşan Sünnet, tıpkı bir heykeltıraşın kaba bir materyale ince biçimler verdiği gibi, insanlığın kurtuluşu olarak dizayn edilmiş evrensel İslam dinini ince detaylarına şekillendirmiş olan yegâne unsurdur. Peygamberlerin yaşamlarındaki tüm davranışları, davet ettikleri ümmetleri için örnek mahiyetinde değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. İsa Mesih’in (aleyhisselam) öğrencilerine söylediği “Sizlere yaptıklarımı yapasınız diye kendimi örnek kıldım” (Yuhanna 13:15) sözüyle bu noktaya işaret edilmiştir. Kur’an-ı Mübin’de geçen “Gerçek şu ki, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için, Allah'ın Peygamber’inde güzel örnekler vardır” (Ahzab 21) âyetinde açıkça Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) yaşantısının örnek alınması gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Siyer-i Nebi, hadis-i şerifler ve tarihi kaynaklar göz önüne alındığında Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) geçmiş ümmetlerden ve onların peygamberlerinden farklı olarak toplumsal ilişkiler ve ahlâki erdemler üzerine, bunları mükemmelleştirme gibi artı bir misyonla gelmiş olduğunu ve bu yönüyle “son” peygamber kılındığını görüyoruz. Nitekim “Bugün size, dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım ve size din olarak İslâm'ı verip, ondan razı oldum” (Maide 3) âyeti bu hususa işaret etmektedir. Diğer taraftan “Ben ahlâki erdemleri tamamlamak için gönderildim” hadisinin yanı sıra bir mesel olarak sunulan Buhari ile Müslim’in ittifakla rivayet ettikleri şu hadis, insanlığın son kurtarıcısı olan Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) konumunu ve misyonunu gözler önüne sermektedir:

"Benimle, benden önceki diğer peygamberlerin misali, bir adamın inşa ettiği bir binaya benzeriz. Adam binayı çok iyi ve güzel yapmıştır. İnsanlar binayı dolaşıp seyretmeye ve güzelliğine şaşırmaya başlarlar. Ancak «Şu boşluk olan yere de bir kerpiç konsa olmaz mıydı?» derler. İşte o kerpiç de benim ve ben, peygamberlerin sonuncusuyum." Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) daha önce geleceği ve peygamberlik misyonunu kemale erdireceği kutsal metinlerde bildirilmişti. İncil’de Yuhanna 14:26’da geçen “Ama Baba'nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak” ibareleriyle İsa Mesih’in (aleyhisselam) kendisinden sonra gelecek olan bu son Peygamber’in misyonuna bir işaret vardır. Kur’ân- ı Kerim’de ise Saf Sûresi 6. âyette “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: «Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim» demişti” ifadesi, O’nun ilahi peygamberlik misyonunu kemale erdirmek ve peygamberler silsilesinin son halkasını oluşturmak için insanlığa gönderildiğine vurgu yapmaktadır.

Hak Peygamber’in yani Allah’ın yeryüzündeki Elçi’sinin sözlerinin yani hadis-i şeriflerin kayda geçirilmesi işlevi, dünya tarihinde benzeri görülmemiş toplumsal ve kültürel bir hareket olarak dikkat çekmektedir. Diğer dinlerin düştüğü tahrifat tehlikesine karşılık “mucize” olarak nitelenebilecek “semavi” bir irşat sayesinde Kur’an-ı Kerim, bir eksiklik ve tahrifata uğramadan nazil olduğu orijinalliği ile korunabilmiştir. Bu durum ise maalesef diğer kutsal kitaplar için gerçekleşmemiş bir olgudur. Bunun en bariz örneği kayıp gerçek İncil meselesidir. Bugün herkesin Dört İncil olarak tanıdığı Kanonik İncil’ler, semadan İsa Mesih (as)’a nazil olan kutsal metinler olmayıp, daha sonra gelen havari ve öğrencilerin işitip gördüklerini anlattıkları bilgilerden oluşmaktadır. Bir diğer deyişle içerik ve detaylarda ihtilaflar içeren bu İncil’ler, İsa Mesih’in (aleyhisselam) siyeri ve hadisleri olarak kabul edilebilirler.

Gelelim bizim Peygamber’imize (sallallahu aleyhi vesellem). O’nun siyeri ve hadisleri, dünya tarihinde eşine rastlanmayan bir yöntemle tahrifatlardan korunmuş olarak asırlarca varlığını sürdürmüş bir ilahi bilgi kaynağı olarak yaşamakta ve insanlığa ışığını sönmeden yansıtmaktadır. Kur’an’ın ezberlenmesindeki hassasiyet, aslında hadisler için de yürütülmüş, ve daha sonraları rivayet disiplini ve kuralları tesis edecek bir titizlikle Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) söz, fiil ve yaşantısı muhafaza edilmiş ve bir süre sonra yazıya geçirilebilmiştir. Asr-ı Saadet’te Kur’an metinleri ile karışması endişesiyle hadislerin yazıya geçirilmesi umuma yasaklanmış olsa da, daha sonraki dönemlerde irili ufaklı yazıya geçirilme girişimlerinden sonra tabiin döneminde Halife Ömer b. Abdülaziz’in direktifiyle hızlı ve kapsamlı bir tedvin dönemi başlamış oldu.

Bu dinin az önce işaret ettiğimiz binlerce yıldır süren peygamberlik misyonunun tamamlayıcısı olduğu vurgulanan mükemmelliği, insan hayatının her safha ve mekanına düzenleyici müdahalelerinde yatmaktadır. Bu duruma delalet eden bir rivayete İbn Huzeyme’nin Sahih’inde (no.81) geçen Selmân-ı Farisî ile müşriklerden birisi arasında geçen şu konuşmayı verebiliriz. Adam: “Sizin şu arkadaşınız —Hz. Peygamber’i kastediyor— var ya, artık neredeyse nasıl abdest bozulacağını dahi öğretecek size” deyince Selmân şu karşılığı veriyor: “Evet onu da yaptı. Nitekim bizlere kıbleye dönük olarak abdest bozmamızı, sağ elle taharetlenmemizi, temizlenme aracı olarak (su bulunmadığında) kemik ve tezek kullanmamızı yasakladığı gibi en az üç taşla silinmemizin yeterli olacağını söyledi.”

Hadisler o kadar çok detaylı bir şekilde Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) hayatını, söz ve fiillerini gözler önüne sermektedir ki, bu birikimler zamanla hadislerin altın çağı olan 2.-3. asırda büyük koleksiyonlara dönüşecek kadar kapsamlı bir bilgi yığınına baliğ olabilmiştir.

Hadisler ve Siyer-i Nebi bir arada yavaş ve önyargılı olmadan okunduğunda 23 yıllık ASR-I SAADET dönemi, özellikle de son 10 yıllık Medine döneminde yaşananları ince detaylarıyla öğrenme ve bilgilenme imkanı sunmaktadır. O’nunla (sallallahu aleyhi vesellem) birlikte yaşayan ve olaylara şahit olan farklı sahabilerin bakış açısı bütünlüğü ile okunduğunda çok farklı açılımlar ve tespitler bulunabilmektedir…

Bizler elbette sahabilere göre O’nu görmek ve sohbetinde bulunma nimetinden mahrumuz. Üç farklı sahabiden gelen bir hadis-i şerifte Yüce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem), bir kez “Beni görüp te iman edene müjdeler olsun”, yedi defa ise “Beni görmeden bana iman edene müjdeler olsun” buyurmakla çağlar ötesinden bizlere de hitap etmektedir. O’nun evrensel daveti ve misyonu karşısında bizlerin, sahabiler ve sonraki dönemlerde yaşayanlardan bir farkımız olmasa gerektir. Yeter ki bu bilinçte olalım. Bilinçlenmek ise ilim sahibi olmak ve öğrenmek ile mümkündür. Önümüzde o kadar kapsamlı ve çok sayıda Nebevi bilgi birikimi vardır ki, yazılı kaynaklar olarak, bu haliyle yüzlerce sahabiden bile daha fazla avantajlı bir durumda olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Akademisyenler ve hadis kitaplarını uzun süre okuyup inceleyenler bilirler; bazı sahabiler belli kabilelere mensup olup Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile olan irtibatları ve sohbetleri kısa sürelerle sınırlı olmuştur. Muksirun denilen ve öne çıkan bir grup ise, O’nun sohbetine, Kur’an ve ilme kendini adamış sahabilerden oluşmaktadır. Hz. İsa Mesih’in (aleyhisselam) havarileri gibi Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) yanında sürekli bulunanlar ile Peygamber medresesi olarak ta nitelenen Suffe ashabı, kendilerini tamamen Nebevi füyuzatın hıfzedilip sonraki nesillere öğretilmesine hayatlarını hasretmişlerdir.

Bütün hadis külliyatını birarada değerlendirdiğimizde kendini derin ve çok okumaya veren ilim talibi ve Peygamber aşığı bir mümin, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) hayatı ve sünneti ile ilgili o kadar net ve detaylı bilgilere sahip olabilir ki, O’nun hayatını bir tiyatro sahnesi olarak kabul edip, sahnelerin bir köşesinde durmuş hadislerde ve siyer kaynaklarında anlatılan bilgileri detayları ile göz önünde bulundurduğunda o geçen olayları bizzat yaşamış veya izliyor gibi olur dersek abartmış olmayız. Neden mi!? Çünkü ashâbın gözleri önünde cereyan eden bir olay, o hâdisenin pek çok şahidinin diliyle farklı detaylarıyla yazılı olarak hadis koleksiyonları vasıtasıyla bize ulaşmış bulunmaktadır. Farklı ravilerin anlatımıyla hadisleri okuduğumuzda sanki kendimizi orada bir köşede olayları ya da konuşmaları dinleyen şahitler gibi hissedebiliriz.

Sünneti kendine şiar edinmiş bir yayınevinin amacı, Türkçe konuşan halkların önlerine mümkün olduğunca çok sayıda ve çeşitlilikte Nebevi materyali ve hadis kaynağını koymak olmalıdır. Okuyucunun, ilim talibinin, araştırmacının ve Peygamber aşığının, Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) ile arasındaki perdeleri kaldırmak ve doğrudan O’nu kendine muhatab olarak görüp O’nun mucizevi olan davetinden ve füyuzatından kendi kabiliyeti ve kapasitesince nasiplenmesinin yolunu açmak gerekir.
Uzun yıllardan beri bu ülkede hadis külliyatı sadece Kütüb-ü Sitte ile sınırlı kalmış, Arapça başka kaynaklar mevcut olduğu halde sanki Nebevi birikim bu kadardan ibaretmiş gibi bir izlenim sunulmuştu.
Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) Veda hutbesindeki son sözlerinden birisi “Burada bulunan, bulanmayanlara (bu anlattıklarımı) ulaştırsın. Niceleri vardır ki sözü kendisine ulaştırandan daha iyi kavrayıcıdır” idi. Bu Nebevi emir, kitle farkı gözetmeden bizlere hadisleri mutlak olarak yaymamızı kuvvetle tavsiye etmektedir.

Bu Nebevi emrin ışığında son yıllarda Kütüb-ü Sitte dışında bir takım hadis koleksiyonlarının neşredildiğini görüyoruz. Ocak Yayıncılık olarak Türk okuyucusunun kullanımındaki mevcut Türkçe hadis materyalini yeterli görmedik. İnsanların Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) davetine çok yakın olmaları ve O’nu tanıyıp sevmelerini mümkün kılacak tüm yazılı kaynakların yayınlanması gerekmez mi? Neden Nebevi kaynakların tümü Türkçe konuşan insanların önünde olmasın ki!? İşte bu boşluğu doldurmak gayesi ile yayınevi olarak, evvela siyer konusunda zamanımıza ulaşabilmiş en kapsamlı ve kendi dalında alışılmış siyer kriterleri dışına çıkmış olan es- Siretu’ş-Şamiyye ismiyle maruf dev çalışmayı 12 cilt halinde, “Peygamber Külliyatı” ünvanı ile okuyucuya kazandırdık. İkinci olarak Kütüb-ü Sitte’nin ilaveli versiyonu olan 10500 hadis ihtiva eden güvenilir Nebevi kaynak olan Cem’ul-Fevaid’i yayınladık. Her ikisi de Türkçe okurları tarafından büyük kabul gördü. Bununla da yetinmeyip Cem’ul- Fevaid’e ilave cihetinden kaynaklık etmiş olan büyük hadis koleksiyonu Mecma’uz- Zevâ’id’i yayınlamaya muvaffak olduk. Kütüb-ü Sitte’de olmayan 18776 hadis, daha önce yayınlanmamış büyük bir Nebevi birikim olarak çok dikkat çekicidir. Diğer taraftan yayınladığımız Kütüb-ü Sitte’de olmayan 4500 nadir hadisi ihtiva eden el-Metâlibu’l-Aliye de İbn Hacer tarafından en eski hadis müsnedlerinden seçilerek hazırlanmıştır. Son olarak Kütüb-ü Sitte imamlarından birisi olan Nesâî’inin, meşhur Sünen’ini kısaltarak hazırladığı iki katı hacme sahip es-Sünenü’l-kübrâ adlı eserini 12 cilt halinde yayınladık.

Neşri yapılan Kütüb-ü Sitte ve diğer zengin içerikli Nebevi kaynaklarda sadece Hz. Peygamber’e (sav) ait hadislerin yer almasına karşılık, hadis tarihinde Kütüb-ü Sitte döneminden önce, daha doğrusu hadisi tedvininin başlangıcından beri Hz. Peygamber’in hadisleri yanında, Raşid Halifelerin, fakih sahabilerin, hatta sonra gelen tabiunun ileri gelenlerinin de söz ve fiilleri, kayda geçilmekte ve bunlar ilk yazılan hadis koleksiyonlarında yer almakta idi. Üstelik bunların miktarı ciddi derecede fazla idi. İşte sözünü ettiğimiz zengin içerikli bu ilk koleksiyonlardan biri de İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’idir. Hz. Peygamber’e ait olanlarla birlikte içindeki tüm merviyatı 39000’e ulaşmıştır. Bu tür bir eser, Türkiye’de ilk kez yayınevimiz tarafından neşredilmiştir. Yazarının Kütüb-ü Sitte imamlarının hocası olması yanında, Hz. Peygamber’in hadisleri dışında sahabi ve tabiuna ait söz ve fiilleri (“asarı”) da kapsaması, çeviri hadis yayıncılığı açısından bir ilk oldu.

Yine yayınevimizden çıkan bir diğer koleksiyon olan İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı, 57 ayrı kitabı ve ihtiva ettiği onbini aşkın hadis ve diğer merviyatı ile kendi alanında bir boşluğu doldurmuş ve Türk okuyucu için bir ilki gerçekleştirmiştir. Şimdi okuyucu artık görerek şunu anlamıştır ki, ilk dönem muhaddislerinin kullandığı terim olarak “ilim”, yani Hz. Peygamber’e, sahabe ve tabiuna ait tüm bilgi birikimi, isnâd denilen ravi zinciri ile gelmiş bulunmaktadır. Bu bilimsel disiplin ise, yazımızın başında ifade ettiğimiz gibi bu dinin tahriften korunmuşluğunun bir göstergesidir. Yusuf Özbek Ocak Yayıncılık
Yusuf Özbek
Ocak Yayıncılık